 |
ANADOLU'da
TÜRKLER |
 |
Ankara 1073
yılında Selçuklular'ın egemenliğine geçti. Bu dönemde
kentte ticaret ve tarım gelişti. Kente 1304'te
İlhanlılar, 1354'te de Osmanlılar egemen oldular.
Türklerin yönetimi altında Ankara'nın asıl önemi
Ahiliğin merkezi olmasından kaynaklanır. Ahilik,
Batı'nın ortaçağ loncalarına benzer bir esnaf dayanışma
kurumu olmasına karşın, önemli farklılıklar gösterir. Bu
farklılıkların temelinde ise, büyük bir kültürle, Bizans
kültürü ile karşılaşmış olan Doğu'nun yerleşik ve kentli
yeni bir kültürü oluşturmasının dinamizmi yatar.
Denilebilir ki, Osmanlı Devleti'nin ilk şekillendirici
ideolojisi Ahilik'tir. Bu şekillenmeyi dönemin bazı
sanat eserlerinde açıkça görmek mümkündür. Sözgelimi
bazı halı desenleri üzerinde Çin kaynaklı ve yaşamın
bekçiliğinin simgesi "ejderha" ile Helen ve Roma
kaynaklı, hayat ağacı sayılan "nar" bir arada
görülmektedir. Doğu ile Batı'nın simgelerinin
karşılaştığı ve bütünleştiği Anadolu'nun tam merkezinde
yer alan Ankara, Ahilik düşüncesinin ileri dönemlerinde
Hacı Bayram Veli'nin kendine merkez tuttuğu il olmuştur.
Asıl adı Numan olan Hacı Bayram Veli, herşeyden önce bir
tarikatın, Bayramilik tarikatının kurucusuydu. Yetişme
çağlarında, bir çiftçi olan babası Koyunluca Ahmet'in
yanında çalışmıştı. Sonra Ankara'da Karamedrese'de
okudu. Yetinmedi, bilgisini artırmak üzere önce
Bursa'ya, sonra da Şeyh Hamideddin Aksarayi tarafından
davet edildiği Kayseri'ye gitti. Şeyhinden "Işık"
denilen tarikat bilgilerini aldı, zamanı gelince de
Bayramilik tarikatını kurdu.
Bayramilik'in temel ilkesi Vahdet-i Vücut, yani
"varlığın birliği" inancıydı. Bu inanç, Hacı Bayram
Veli'ye göre "Bilmek-Bulmak-Olmak" adını verdiği üç
aşamada oluşurdu.
Hacı Bayram Veli, çok sayıdaki diğer tarikat
kurucularından farklı bir insandı. Tarikatı da, yalnızca
dine dönük bir kuruluş değil, günlük yaşamı ön planda
tutan bir örgüttü. Hacı Bayram Veli ve müritleri ekin
ekerler, ekinleri birlikte biçerler, ürün fazlasını
satarak gelirini yoksul müritlere dağıtırlardı.
Toplumsal dayanışmanın bu güzel örneği, Hacı Bayram
Veli'yi "çiftçilerin piri" konumuna yükseltmişti.
Müritlerinden bilgili olanlar, kutsal sayılan üç aylarda
(Hicri takvimdeki Recep, Şaban ve Ramazan aylan) köylere
giderek Kur'an okur, vaaz verir ve kazandıkları para ve
tahılı Hacı Bayram Veli'ye getirirlerdi. 0 da bunları
yine yoksul müritlere dağıtırdı.
Bayramilik, metısuplarının bir iş ve sanatla
uğraşmalarını zorunlu gören bir tarikattı. Bu yanıyla
Ahilerin ilgisini çekmişti. Ahilik de, daha Osmanlı
İmparatorluğu'nun kuruluş dönemlerinde ortaya çıkan ve
mensuplarına "alın teriyle geçinme ilkesini zorunlu
kılan, yardımlaşma ve topluluk düzenini koruma
ilkelerini her şeyin üstünde tutan" bir esnaf örgütüydü.
İki örgüt arasındaki bu benzerlik, Ahiler'in
Bayramilik'e bağlanmaları ve geleneklerini bu tarikat
içinde sürdürmeleri sonucunu getirmişti.Hacı Bayram
Veli'nin tarikatını, onun ölümünden sonra, bir başka din
bilgini, Fatih Sultan Mehmet'in hocası olan Akşemseddin
sürdürdü. Bu iki bilge kişi, Bayramiler'in imece ile
işledikleri Ankara ovasında karşılaşmışlardı. Ahmet
Hamdi Tanpınar'ın anlattıklarına göre, Akşemseddin,
bilimden sanata kadar pek çok bilgi edinmiş, "fakat bir
türlü ruhundaki susuzluğu gideremediği için yüzünü
tasavvufa çevirmiş, kendisine mürşit arayan genç bir
alim"di.
Hacı Bayram Veli, Akşemseddin dışında, Yunus Emre,
Mevlana, Kırşehirli Aşık Paşa, Hacı Bektaş Veli ve Ahi
Evran'la düşünsel ve birkaç yüzyılı kapsayan dönemsel
bir ilişkiye sahiptir. Bu dönem, ülkede önemli düşünce
hareketlerinin olduğu, Türk, Arap, Pers, Bizans
kültürlerinin kaynaştığı, eski Helen yazılarının ilk kez
ortaya çıkarılıp okunduğu, din adamlarının karşı karşıya
gelip demokratça kendi dinlerini savunduğu, kişilerin
baskı altında kalmadan dinlerini değiştirdiği bir dönem
olmuştur. Yukarda anılan düşünce adamları ve onlar gibi
pek çoklan, bu kültürleri ve bu kültürlere ait dilleri
çok iyi bilen, karşılaştırmalar yapabilen araştırmacılar
olarak tarihe geçmişlerdir.
Ankara, bir meydan savaşına da sahne oldu. Osmanlı
Hükümdarı Yıldırım Bayezit ile Moğol Hükümdar Timur, 28
Temmuz 1402 tarihinde Ankara yakınlarında karşılaştı ve
bu savaşın sonucunda yenik düşen Yıldırım tutsak edildi.
Osmanlı Devleti'ni yıkımın eşiğine getiren bu savaştan
sonra bir süre Moğol egemenliği sürdü. Ankara'nın
yeniden Osmanlı egemenliğine girmesi 1413 yılında oldu.
Osmanlılar döneminde de kente bazı eserler kazandırıldı.
İşte bunlardan bazıları:
Camiler ve Türbeler:
İç kaledeki Alaeddin Camii Ankara'daki en eski Türk
yapısıdır. Minberi 1197-98 tarihlidir, ancak daha sonra
yapılan değişikliklerde maalesef özgün biçimini
kaybetmiştir. 13. yüzyılda yapılan Arslanhane ya da Ahi
Şerafeddin Camii başkentin en önemli Selçuklu anıtıdır.
Camiyi Ahi liderlerinden Şerafeddin yaptırmıştır. Selçuk
stilinde oymalarla süslü üç kapısı olan camiinin
yapımında düzensiz taşlar kullanılmıştır. Kalın
minarenin altı taş, üst bölümü ise tuğladır. Mihrap açık
mavi ve diğer koyu renkler-de çinilerle süslüdür. Beş
köşeli yıldız motifi oymalarla bezeli minberi
cevizdendir. Kapılardan birinin üzerindeki Selçuk
sülüslü Arapça kitabede 1290 tarihi yazılıdır. Caminin
karşısındaki Ahi Şerafeddin Türbesi'nin oymalarla süslü
sandukası Etnografya Müzesi'ndedir. Ahi Elvan Camisi 14.
yüzyıl sonu, Karacabey Camisi, Hamamı ve Türbesi 15.
yüzyıl camilerindendir. 22 Ekim 1444'te Varna'da şehit
düşen Karacabey adına yaptırılan caminin türbesi zarif
bir kubbeyle örtülüdür. Kapının üzerindeki kitabede
Karacabey övülmektedir.
Hacıbayram Camii 15. yüzyılın sonunda, ünlü Türk
büyüklerinden Hacı Bayram Veli adına, ölümünden iki yıl
önce yaptırılmıştır. Selçuklu mimari tarzındadır. Mimar
Sinan'ın onardığı cami 16. yüzyılın sonunda dönemin ünlü
bir nakkaşı tarafından süslenmiş, daha sonra da Kütahya
çinileriyle zenginleştirilmiştir. Hemen yanında Hacı
Bayram Veli Türbesi yer alır. Türbenin orijinal kapısı
Etnografya Müzesi'nde sergilenmektedir.
16. yüzyıla ait en önemli anıtsa, Mimar Sinan'ın olduğu
bilinen Cenabi Ahmet Paşa Camii ve Türbesi'dir. Anadolu
beylerbeylerinden Cenabi Ahmet Paşa adına yaptırılan
caminin avlusundaki türbe Ankara taşından yapılmış ve
kubbesi kasnaksız olarak duvarın üzerine oturtulmuştur
(1565-66).
Karyağdı Türbesi İtfaiye Meydanı'ndadır. Kur-şunları
dökülmüş, kubbesi yer yer çatlamış olan bu türbe birçok
kez onarım görmüştür. Üzerinde Hicri 985 (Miladi
1577-78) tarihi yazılıdır. Bir dileği üzerine yazın kar
yağdırdığı söylenen Karyağdı Hatun adına yaptırılmıştır.
Cumhuriyet dönemi camilerinin Maltepe ve Kocatepe cami
gibi büyük ve görkemli olanları Çankaya'da yer alır.
Mescitler:
Ankara'nın mescitleri de türbeleri gibi pek gösterişli
değildir. Genellikle kare biçiminde, tek kadı, küçük
yapılardır. En ünlülerinden Tabakhane Mescidi tuğladan
yapılmış, sanat değeri yüksek bir yapıdır. Sol yandaki
pencerenin üst kenarında yeşil çinilerle oluşturulmuş
bir kitabe vardır. Selçuklu stilindeki yapısı ilginçtir.
Saçak çatısı da ahşabın kullanılması açısından tipik bir
örnek oluşturur. Mescidin iç kısmında oymalarla süslü
kirişler, ön duvarında da çiniler vardır.
Hanlar:
Yollarda kervansaraylar, kentlerde hanlar Selçuklu ve
Osmanlılar'ın ticaret yaşamlarında önemli rolü olan
yapılardır. Ulaşımın kervanlarla sağlandığı çağlarda
tüccarların kendileri için güvenli konaklama yeri,
malları için de depo görevini yerine getiren yapılardı
bunlar. Alt katta, ortada büyük bir ocak bulunurdu.
Avlunun çevresine hayvanlar bağlanır, yolcular da üst
katlardaki odalarda kalırlardı. 20. yüzyılda
kervansaraylar gibi hanlar da önemlerini yitirdiler.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan yolların kavşak
noktasındaki Ankara'da otuzu aşkın han bulunuyordu.
Bunların çoğu yıkılmış, yok olmuştur. Kalanları da müze,
depo, otel, çarşı gibi hizmetlerde kullanılmaktadırlar. Attarbaşı, Ağazade, Yeni, Kurşunlu, Çengelli, Kabama,
Bedesten, Pirinç, Çukurhan, Suluhan, Pilavhanı, Tuzhanı,
Zafranhanı, Pembehan ve Bakırhan bunların en
önemlilerindendir. |