 |
DÜŞLER KENTİ
|
 |
Ankara, kuruluşu binlerce yıl gerilere giden ve bu
geçmiş içinde birkaç kez Anka Kuşu gibi yeniden doğmuş
bir kenttir. 1920'lerde yeni cumhuriyetin beşiği olmaya
hazırlanırken, sonuncu kez yeniden doğuyordu. 0 tarihte
Ankara'nın nüfusu yirmi bindi; bugünse, yedi merkez
ilçesinden biri olan Çankaya'nın nüfusu tek başına
milyona yaklaşmaktadır.
1920'lerin Ankara'sı ıssız-sessiz, kışın yağmuru, yazın
tozuması bitmez, kendi yağıyla kavrulmaya çalışan bir
küçük Orta Anadolu kasabası...
1920'lerin Çankaya'sı bu ıssızlığın en ıssız köşesi;
inler-cinler bile top oynamaya korkuyor sanki...
O yılların Ankarası'nda, Kale'nin istasyon yönündeki
sırtlarında Hıristiyanların yaptırdıkları derme çatma
oteller, hanlar, lokantalar, tek ya da iki katlı evler
var. Trenden inen bir yolcu, iki yanı bataklık ince bir
yoldan, tek ağacın bile bulunmadığı bir mezarlığın
yanından ürpertiler içinde geçmek zorunda. Kent
merkezine ancak buralardan geçtikten sonra
varılabiliyor.
Öylesine yoksul, öylesine yoksun bir kasaba ki Ankara,
daha beterini düşünmek mümkün değil. Su yok, ağaç yok,
yol yok, elektrik yok, konut yok. Su sorunu yıllar yılı
dert oluyor devletin yöneticilerine. Kenti ağaçlandırmak
yıllar alıyor. Yol da öyle... Yazın toz kasırgalarının,
kışın diz boyu kardan, çamurun geçit vermediği, yola
benzemez yollar... Kuru geçen kışlarda ayazın dondurduğu
topraklar Ankaralıların yüzünü güldürüyor. Çünkü ancak o
zaman her taraf yol oluyor. Elektrik epey zaman sonra
lokomobil denilen bir aygıtla, ancak bazı yerlere
sağlanabiliyor. Titreye titreye yanan ampullerdeki ışığa
elektrik demek ne kadar mümkünse artık. Bu kadarcık bir
kolaylığın bile bulunmadığı yerlerde ise insanlar,
genellikle gaz lambalarının titrek aydınlığıyla
yetinmek, biraz ayrıcalıklı olanlar ise lüks
lambalarıyla boğuşmak durumunda. Konut, en az öncekiler
kadar önemli bir sorun. Kente gelen memurlar ev
bulamadıkları için eşlerini, çocuklarını beraberlerinde
getiremiyorlar. Zaten bulabildikleri evlerde, kendileri
de üçü beşi bir arada oturuyorlar. Hatta bazıları resmi
dairelerde, bakanlık binalarında kalıyorlar.
Taşıt derseniz... Yerli halkın taşıtı, şu sevimli
eşekler. Bazı kesimler ise fayton kullanıyor. Bu modem
(!) araçla bile, avuç içi kadar Ankara'nın bir yanından
öteki yanına gitmek saatler alıyor. Hele Çankaya'ya
çıkmak zorunda kalanlar için bu, bugünün şehirlerarası
yolculuğu gibi bir şey oluyor. Ama Çankaya'ya çıkmak da
zorunlu. Çünkü Mustafa Kemal Çankaya'da havuzlu, küçük
bir bağ evinde oturuyor.
Çankaya o yıllarda kentin alabildiğine uzağında.
Bugünkü Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nin bulunduğu
tepenin eteklerinden Çankaya'ya kadar inen her yer, asma
kütükleri, bağ artıkları, yabani çiçekler ve dikenlerle
dolu. Ve çok kar yağdığında aç kalan kurtlar, bugünkü
Yenişehir'e kadar iniyor.
Mustafa Kemal Paşa'nın köşkünden biraz aşağılarda,
Cumhuriyet'in ilk başbakanı İsmet Paşa oturuyor. Yeni
yaşam biçiminin gerektirdiği bazı davetler, toplantılar
İsmet Paşa'nın evinde yapılıyor. Bu davetlerden birinde
İnönü'nün evinde çok sayıda yabancı diplomat da var. Bu
gecenin, bugün bize kemik gelecek öyküsünü Falih Rıfkı
Atay'ın Çankaya adlı kitabından aktaralım:
"...Gece kar o kadar yağmıştı ki, otomobiller saplanmışlar, sökülemez
hale gelmişler. İngiliz Büyükelçisi George Clark,
yanında müsteşarıyla birlikte Başvekil İsmet Paşa'nın
evinden çıkınca, yürüyerek gitmekten başka çare
olmadığını görür. Evi de birkaç yüz metre yukarıda.
Fakat ara yer bomboş, kırlık. Biraz ilerleyince
büyükelçiyi bir gülme tutmuş. 'Kurtların bizi
parçalaması bir şey değil. Fakat kurtların parçaladığı
insanlardan ilk defa olarak, kar üstünde frak ve
silindir şapka parçalan kalacak' demiş."
Falih Rıfkı Atay aynı kitabında, konuk olarak
gittikleri evlerde kar yüzünden birkaç gece
kaldıklarını, bazen evlerine gitmek için girişimde
bulunup cep fenerlerinin ışığında kar ve çamurla
boğuşarak yürümeye başladıklarını, ama az sonra boş ve
ıssız karanlıklardan ürkerek geri dönmek zorunda
kaldıklarını örneklerle anlatır.
1920'lerin Ankara'sı böyle bir Ankara. Var ama yok
gibi...
1920'lerin Çankaya'sı böyle bir Çankaya. Var ama yok
gibi...
Ama bu 'yok'lar kasabasında, alabildiğine 'yok'ların
arasında bir şey var: Türkiye Cumhuriyeti'ne can veren
TBMM.
Evet, TBMM 23 Nisan 1920'de Ankara'da açılmış.
Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 11 6'ncı gününde... Şöyle
dolu dolu bir dört ay bile geçmemiş aradan. Yurdun her
yanından gelen temsilcilerin oluşturduğu Meclis, Sakarya
kıyılarına kadar gelen düşmanın top seslerini dinleye
duya çalışmalara koyulmuş. Ülkede henüz bir İstanbul
hükümeti ve bir Padişah yönetimi var olduğu halde,
Ankara'da bir Meclis ve bir hükümet kurulmuş. Henüz
"devlet" olarak fazla ciddiye alınmasa bile, Türkiye
uluslararası alanda "Ankara Hükümeti" olarak anılıyor.
Bu 'yok'lar kasabasında bir şey daha var: Kurtuluş
Savaşı'nın yönetildiği ve sürdürüldüğü komutanlık
karargahı...
Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmasıyla
başlayan Kurtuluş Savaşımız güneyde, güneydoğuda,
güneybatıda ve batıda yedi düvele karşı bütün hızıyla
sürüyor. İstanbul işgal altında. Düşman Ankara
kapılarına dayanmış. Yunan Kralı Konstantin, Ankara
üstüne sefere kalkıp, zaferini Mustafa Kemal'e orada,
savaşın yönetildiği Komutanlık Karargahı'nda ilan
etmenin rüyasını görüyor. Ve Mustafa Kemal'e
inanmayanların, güvenmeyenlerin, onu kabullenmeyenlerin
ortalığa yaydıkları fısıltılar, bulandırdıkları hava
alabildiğine yoğun. Dahası, ülkenin her yanında irili
ufaklı çete grupları cirit atıyor. Amaaa... Ankara'da
bir Meclis, o Meclis'te Mustafa Kemal'e, ulusal
bağımsızlık ilkesine sonuna kadar bağlı kalacak insanlar
var. Bunlar Sakarya kıyılarındaki top seslerinin
gürültüsünde bile umutlarını yitirip de Ankara'dan
ayrılmayı bir an olsun düşünmeyen insanlar.
Ve Ankara'da çok önemli bir şey daha var. 27 Aralık
1919 günü, Dikmen tepelerinde Mustafa Kemal Paşa'ya
kucak açan, onu sımsıcak bir sevgiyle ve umuda
bağırlarına basanlar var. Ege'de istilacı düşman
ordusuna karşı ulusal dire
nişi başlatan efelerin benzeri, Ankara'nın yiğit,
yurtsever seğmenleri var. Ankara tüm varlığını,
maddi-manevi tüm olanaklarını Mustafa Kemal'in
ayaklarına sermiş, yüreğinin bütün sıcaklığını yoluna
dökmüş. Ankara, bağrında yanan ateşi, yüreğini yakan
sızıyı ancak bir Zafer'in, bir Kurtuluş'un
söndürebileceği bir bozkır kasabası... Umut dolu, inanç
dolu bir bekleyiş Ankara...
Ve tüm Ankara'nın umudu, kasabanın güneyinde bir
tepede, Çankaya'da, gösterişsiz bir bağ evinde oturuyor.
Onun verdiği umut, inanç, direnç dalga dalga Ankara'ya,
oradan da bütün yurda yayılıyor. Ankara, neredeyse
yalnızca surların içinde kalmış İstanbul yönetimini
damla damla eriterek her gün biraz daha yıldızlaşıyor,
giderek tüm ülkenin simgesi oluyor. Ankara, kurtuluşu
özleyenlerin yüzlerini çevirdiği bir umut-kasaba. Artık
içeriye ve dışarıya karşı, Türkiye topraklan üzerinde
son soluğunu vermek üzere olan bir İstanbul yönetimi ve
taptaze soluğunu duyumsatan bir Ankara Hükümeti var.
Gecenin karanlığı, tanyerinin aydınlığında kaybolmak
üzere. Ve yeni bir Güneş'in doğması çok yakın.
Ozan ve kent plancısı Ali Cengizkan Ankara hakkında
şunları yazıyor: "Ankara bir düşler kentidir. Kentin
kendisi insanları düşler dünyasına taşıdığından değil;
insan Ankara'da düş kurmadan yaşayamaz da ondan. Ya
yönetimle ilgili bir düşünüz olmalı, ya mutlulukla
ilgili; ya iyi insanlıkla ilgili bir düşünüz olmalı ya
da iyi sanatçılıkla ilgili. Düşlersiz yaşanamaz
Ankara'da; çünkü ufuklar sınırlıdır dağlarla, geniş bir
ufuk düşümüz yoksa. Çünkü dereler sığdır ve denetim
altındadır, göğsümüzde yüreğimiz bir çağlayana kaynak
oluşturmuyorsa. Çünkü Kale terk edilmiş gözükür uzaktan,
içimizde taht kuran/hüküm süren, astığı astık/kestiği
kestik, ama sırasında kendini de kesen bir yönetim
yoksa. Çünkü ilişkiler köhnemiş, memurin ve hesaplıdır,
yaptığınız her şeyi karşılıksız yapmıyorsanız. Onun için
de Ankara bir düşler yatağıdır, onun çorak bir ülke,
tozlu bir kent, kısır bir yaşam ve çeşnisiz bir toprak
olduğu bir yana bırakılırsa." |